Mutlu Adak

Mutlu Adak

13 Aralık 2020 Pazar

Dünyadaki Büyük Salgınlar

Dünyadaki Büyük Salgınlar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Günümüz dünyasını etkileyen en önemli faktör kuşkusuz COVİD-19 virüsüdür. Bu virüsün sebep olduğu salgın (pandemi) bütün ülkeleri, toplumları etkileyerek ekonomiden, sosyal hayata ve sağlığa kadar birçok alanı olumsuz yönde yönlendirmekte birçok insanın da hayatını kaybetmesine sebep olmaktadır.

Biz köşemizde geçmişten günümüze dünyayı olumsuz etkileyen büyük salgın ve virüslerden bahsederek günümüz açısından devlet ve toplum olarak çağımız dünyasının bu tecrübelerden faydalanmasını ümit etmekteyiz. Geçmişin tecrübeleri günümüzdeki salgına karşı bize yol gösterici olabilir, alacağımız tedbirlere örnek olabilir. En önemlisi karantinanın ne kadar önemli bir uygulama olduğunu, kişisel ve çevre temizliğinin farkında olmamıza yardımcı olabilir. Dünyadaki salgınlar ayrıca mikroplar konusunda çağımız insanının çok bilinçli olmasının ve mikrobiyoloji biliminin gelişmesinin anlaşılmasını acı tecrübelerle göstermektedir.

Bir tarihçi olarak tarihteki büyük salgın ve hastalıkların dünyamıza etkilerinden bahseden bir yazı serisi ile değerli okuyucularımızın geçmişin tecrübelerinden faydalanmasına çaba harcayacağız. Geçmişteki önemli salgınların nedenlerinden, nasıl yayıldığından, yayılmasındaki faktörlerden, yayılmasını engellemek için alınan tedbirlerden, bu yöndeki çabalardan ve salgınların sonuçlarından bahsedeceğiz.

Veba, kolera, çiçek, verem, frengi, sıtma, AİDS, SARS ve Grip çeşitleri gibi geçmişin önemli salgınlarını anlamak, iyi bir analizini yapmak günümüzdeki salgına ve gelecekteki muhtemel salgınlara daha iyi müdahale etmemizi ve hazırlanmamızı sağlayabilir. Unutulmamalıdır ki gelecekteki olası salgınlara karşı nasıl başa çıkacağımızın cevapları geçmişte yaşanan salgınlara karşı nasıl tedbirler alındığını ve hangi uygulamalarla salgınların kontrol altına alındığını bilmekle yakından ilgilidir. İbn Haldun dediği gibi: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Günümüzdeki pandemi fakir ülkeler kadar en gelişmiş ülkeleri de olumsuz etkilemektedir. Hızla yayılan ve bulaşan virüs milyonlarca insanın sağlığını bozmakta ve birçok insan hayatını kaybetmektedir. İster laboratuvar ortamında üretilmiş ister doğal olarak ortaya çıkmış olsun, bu virüsün yol açtığı etkiler gelecekte de devam edecektir. Gelecekte de buna benzer salgınların çoğalacağı yaşanan gelişmelerden anlaşılmaktadır. Buna dünya ve ülke olarak hazırlanmak gerekmektedir. Ayrıca 1918-1920 döneminde 3 dalga halinde görülen İspanyol Gribi tam tespiti yapılamamakla beraber yaklaşık 100 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu grip salgını aslında bize gelecekte olası bu tür tüm dünyayı etkisi altına alacak salgınlara karşı ülkelerin ciddi tedbirler ve önlemler alması gerektiğini göstermekteydi. Ancak şu an dünyamızda yaşanılanlar geçmişten yeterince ders çıkarılmadığının göstergesidir.

Yazı serimizde geçmişteki (ayrı ayrı başlıklar halinde) şu salgınlar yer almaktadır:

Veba, Çiçek, Kolera, Patates Mantarı, Frengi, Verem, Sıtma, Sarı Humma, İspanyol Gribi ve AİDS.

Listeden de anlaşılacağı ve İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi insanoğlu büyük salgınlara karşı aslında yabancı değildir. Yüzlerce yıllık bir deneyim söz konusudur. Bu deneyimler bizim insan olarak COVİD 19 vakası ilk göründüğü andan itibaren (Aralık 2019) daha ciddi tedbirlerin alınması gerektiğini göstermekteydi. Ancak son zamanlarda aşılar geliştirilmesine, kullanılmaya başlanmasına rağmen hâlâ salgın ciddi ölümlere yol açmaktadır. Şuanda bazı ülkelerde üçüncü dalga başlamış durumdadır. Ülkemizde ise ikinci dalga zirve yapmış durumdadır.

Özetle salgınlar ülkelerin ve insanların hayatında yarattığı telafisi zor olan kayıplarla karşımızda durmaktadır. Virüs neden bu kadar yıkıcı bir tehdit oluşturmaktadır? Geçmişteki salgınlardan yeterince ders çıkarmadığımız için mi?

Salgınlar yazı serimizin Veba ile ilgili başlığında görüşmek üzere sağlıcakla kalın…

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Can dostum Bülent Şipal’in ardından

Can dostum Bülent Şipal’in ardından
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı anlar vardır, insanın eli kalemine gitmez, gidemez. Ama yazılmalıdır, tarihe kalıcı bir not düşülmelidir. Unutulmamalıdır bazı anlar ve bazı yiğitler. İşte onlardan biridir; Bülent ŞİPAL. 18 Eylül 2020 günü Yüce Rabbine kavuştuğu gün… Bugün bir kul, bir âdemoğlu göçtü bu dünyadan… Yol arkadaşım, dava arkadaşım, can dostumdu.

Geldi geçti zaman, ne de hızlı…

Ortaokuldan itibaren istikametimiz belliydi. Bir güzel ülküydü gönül verdiğimiz. Yıl 1999, Nizam-ı Âlem Dergisi’nin Nisan sayısı, benim de Atatürk Üniversitesi’nde ilk yılım İ‘lâ-yi Kelimetullâh Davası’nı tanıma şerefine ulaştığım yıldı. Rahmetli Yolbaşçımız Muhsin Yazıcıoğlu ile bir röportajı vardı bu sayıda. İlk orda okuyup duymuştum Bülent Şipal’i… daha sonra Bayburt’ta Ticaret Odasında çalıştığı yıllarda yüzyüze tanışma fırsatımız oldu ve dostluğumuz başladı. Her zaman sohbetini aradığım unutulmayacak anları paylaştığımız yıllar geçirdik. O röportajı da unutmam mümkün değildi, şöyle sormuştu Rahmetli Başkana: Gençliğe önerileriniz nelerdir?’ O da taşı gediğine koyan bir netlikte şunları ifade etmişti: Siyasi hayata gençlik yıllarında girmelidirler. Bir istikamet belirlemelidirler ve orda tutarlı olmalı, istikrarlı olmalı, kalıcı olmalıdırlar. Bir fikirleri, bir değerleri olmalı ve onu da yaşamalıdırlar. Tam da bu şekilde hayat sürdü ve örnek oldu.

Şairdi, yazardı, çalışkan ve üretken bir yayıncıydı. Elimde yazdığı kitabı: Gidiyorum Ama Senden… Vefalı, ailesine düşkün, ince ruhlu bir insandı. İyi bir okuyucu ve eleştirmendi. Birçok eserde alın teri vardı. Sıkıntılarla geçirdi hayatını. O’nla geçen zamanlarımız gözümün önünden gitmiyor:

Sabahlara kadar matbaaya işleri yetiştirme gayretini, çay, kahve sohbetlerini, yolculuklarımızı, broşür, dergi, kitap çalışmalarımızı. Spor faaliyetlerimizi, yürüyüşlerimizi… Güzel anlarımızda (unutamam) o nazik gülüşlerini… Hiç unutmam kahve ikramını ve hazırlayışını…

 

Dava ve kitap kritiklerimiz… anlatırdın; Muhsin Başkanla anılarını, Ankara yıllarını… senle çalışmak bir zevkti dostum. Tek kızdığım tarafın, tek kusurun belki de sigaraydı. Bir onu bıraktıramadım. Belki de yalnızlığının tek dostuydu o sigaran. Saat Kulesine bakıp Osman Öztunç’un Muhsinler Ölmez’ini dinleyip, dalıp gitmelerimizi… Ankara seyahatimizi ve Taceddin Dergâhı ziyaretimizi…

Sonra kader ayırdı yollarımızı. Benim Ankara ve Aydın’a gidişim uzaklaştırdı bizi bizden. Üzgün ve kırgındı son zamanlar çünkü ekonomik sıkıntılar ve vefasızlık düşmüştü payına… Ben de kendi sıkıntılarıma düşünce pek görüşemiyorduk son zamanlarında… En son 2019 yılının sonbaharında birkaç günlük Bayburt ziyaretimde görüşmüştük. Eskileri yad edip yine kahvemizi içmiştik derin bir sohbet eşliğinde. Aynıydı, değişmemişti, yiğit ve yağız duruşunu kaybetmemişti. Yıkılmamıştı onca badireye rağmen… Hala Saat Kulesine bakıyordu oğlunun adını verdiği şirketi Yağız Yayınları

 

Şimdi geçti gitti o güzel yıllarımız. Ama biliyorum ki ahirette tekrar bir araya geleceğiz. Ölüm hak… Rabbim mekânını cennet ve Peygamberimize ve Muhsin Başkanımıza komşu eylesin… Biz razı idik senden, Rabbim de razı olsun inşallah…

Bulent Sipal – Bayburt PortalıDostum seni tanımak, sana yoldaş olmak şerefti benim için. Bayburt çok değerli bir evladını kaybetti, bilmem nasıl öder hakkını Bayburt; birçok kuruma, birçok ürün ve eserde emeğin vardır. Kırgındın pek değerin bilinmedi. Sessiz sedasız oldu ayrılığın da… Rabbim eşine ve çocuklarına sabır versin can dostum.

Ne desem az, düğümleniyor boğazıma cümleler… Vicdansız dünya… Ahirette buluşmak, duamdır.

Necip Fazıl’ın dediği gibi:

Oyuncak kırılır, haydi, ya insan,

Nasıl parçalanır, nasıl bölünür?

Söylerler, mezara kulak dayasan;

Bir daha ölmemek için ölünür.”

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Kelâm ve Kalem

Kelâm ve Kalem
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Uzun bir aradan sonra yine birlikteyiz. Bayburt’un basın hayatında kendine özgü bir yeri olan Bayburt Portalı’nda, yazılarımla tekrar aranızdayım. Teşekkürler Bayburt Portalı.

 

Kelâm ile Kalem” konusuyla yazılarıma başlamak istiyorum. Burada kullanılan Kelâm kelimesi İslam dinindeki ilmî disiplin olarak anlaşılmamalıdır; söz söyleme, konuşma anlamında makalemizde kullanılmıştır.

Kalem ki fikirlerinizin, sözünüzün kalıcılığını sağlayan, unutulmamasını engelleyen; fikrinizi, sözünüzü somutlaştıran en değerli araçtır. Kelâm ki, aklınızdaki düşüncelerinizi dış dünyaya iletmenize imkân tanıyan konuşmadır, söz söylemektir. Bu konuşmadır ki, Farabî’nin ifadesiyle “bu tartışma yeteneğidir” tarih boyunca Hz. Adem’den günümüze kadar bazen iyiliğe, bazen kötülüğe yönlendirir insanı. Konuşarak kendine özgü ironisiyle Sokrates değil miydi, Felsefe’de çığır açan? İnsanları düşündüren, düşünmeye iten konuşmalarıyla aslında Sokrates de Nasrettin Hoca da kelamın gücünün tarihteki sembolleridir.

Ancak Kalem’dir ki, sözü ebedileştirir. Bu nedenledir ki, tek bir satır bile yazmayan Sokrates’in düşünceleri ve felsefesi hakkında bildiklerimiz sadece öğrencisi Platon’un yazdıklarıdır.  O yüce Peygamberimizdir ki (Binlerce selâm olsun), Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah’ın (C.C.) Kelâmı’nın ebedileşmesi için kalemin farkındaydı. Bu nedenledir, Hz. Peygamber kâtibi Hz. Zeyd’i (R.A.) yanından hiç ayırmaz, Kur’an-ı Kerîm ayetlerinin unutulmaması (ki ilerde çıkarma-ekleme olup nifak tohumlarının Kur’an-ı Kerîm’e ekilmemesi) için hemen ezberlettirir ve yazdırırdı. Peygamberimiz (S.A.V.) kalem sahibinin (âlimin) değerini şu hadisiyle ifade etmiştir: “Peygamberlerin mirasçıları âlimlerdir.” Peygamberin halefleri de Kelâm ile Kalem’in öneminin şuurundaydı, bu nedenledir ki Hz. Ebubekir (R.A.), Hz. Zeyd’e (R.A.) parça parça deri ve parşömenlere yazılı âyetleri tek bir metin haline getirmesini istemiş, Hz. Osman (R.A.) da çoğalttırmıştır.

Mevlana bir beytinde “Kelâmından olur malum kişinin mertebesi ve mikdârı” diyerek kelâmın önemini; Orhun Kitabeleriyle kelâmının bengüleşmesini sağlayan Bilge Kağan ise “… söylenecek ne sözüm varsa bengü taşa kazıdım” diyerek kalemin gücünü vurgulamıştır.

İnsan mecliste ve kitapta, muhatabının Kelâmına ve Kalemine dikkat etmelidir. Bu kısacık ömürde ne dinlediğine, ne okuduğuna bakmalı ve muhatabının mikdârını ölçüp zamanını boşa harcamamalıdır. (Bu cümle özellikle günümüzde; sanal dünyada ve sosyal medyada zamanı tüketen çoğunluğun dikkat etmesi, ölçüt alması gereken bir cümledir.) Velhasıl, Kelâm ile Kalem insan olmanın, varlığımızın en önemli delillerinden, özelliklerindendir. Öyleyse yazıyorum, o halde varım diyebilmeli insan…

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Yeşil Yol mu? Yeşil Hayat mı?

Yeşil Yol mu? Yeşil Hayat mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son dönemde Havva ana ile gündeme gelen (O’nun ismiyle simgeleşen) Yeşil Yol Projesi nedir? Neyi hedeflemektedir? Bu projede bölgemizdeki doğal hayatı tehdit etmesi gibi riskler var mıdır? Bu konular hakkında kamuoyunun ve bölge halkının bilgilendirilmesi amacıyla bu yazı kaleme alınmıştır.

DOKAP Başkanlığı tarafından Turizm Master Planı kapsamında hayata geçirilmesi planlanan/öngörülen Yeşil Yol Projesi, DOKAP’ın resmi web sitesinde verilen bilgiye göre;

  1. 8 ilin (Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Rize, Artvin ) önemli yaylalarını ve turizm merkezlerini birbirine bağlayan,
  2. Bölgeye gelen yerli ve yabancı turistlerin belirlenen güzergâh boyunca güvenli, konforlu bir şekilde seyahat etmesine imkân sağlayan,
  3. Doğayla bütünleşik bir turizm projesidir.[1]

Yeşil Yol mu? Yeşil Hayat mı?Buradan anlaşılan Samsun’dan Sarp sınır kapısına kadar olan yayla yollarının birleştirilmesi, yolların iyileştirilmesi, yolların genişletilmesi, gelen turist sayısının arttırılması ve bölgenin doğa turizmine açılmasıdır.

DOKAP Başkanlığı’nın yine resmi web sitesinde verilen bilgiye göre Yeşil Yol Projesi ile şunlar hedeflenmektedir;

 

  1. Doğu Karadeniz Bölgesinin sahip olduğu doğal zenginlik kaynakları değerlendirilecek,
  2. Bu yörede yaşayan insanlarımızın gelir düzeyi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi sağlanacak,
  3. Bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik düzeyi farklılıkları giderilecek,
  4. Bölgenin tarihi ve kültürel zenginlikleri korunacak,
  5. Göçün engellenmesi sağlanacak,
  6. Ulusal düzeyde ekonomik gelişme ve sosyal istikrar hedeflerine katkıda bulunacak,
  7. Turizm Merkezlerinde doğaya saygılı sosyal yaşam alanlarının oluşmasına ve ekonomik büyüklüğün artmasına katkı sağlayacak, bölgeye gelecek olan turist sayısı yaklaşık 1.275.000’e çıkarılacak ve bölgemizde yaklaşık 75.000 kişilik ek istihdam oluşturulacak,
  8. Bölgemizde konaklama kapasitesi (yatak sayısı) yaklaşık 90.000’e çıkarılacak,
  9. Bölgemizde konaklanan gün sayısı yaklaşık 8.000.000’a (sekiz milyona) çıkarılacak,
  10. Bölgenin ekonomik kalkınmasında ilk aşamada yaklaşık 3 kat büyümeye, ikinci aşamada ise yaklaşık 5 kat büyümeye imkân sağlayacak,
  11. Bölgenin doğal güzellikleri hem korunacak hem de kontrollü ve disiplinli bir şekilde kullanılacak,
  12. İsviçre’de, Avusturya’da, İtalya’da, Alplerde arananlar, Doğu Karadeniz’de bulunabilir hale getirilecek.[2]

 

Bu hedeflerden anlaşılacağı gibi samimi bir biçimde özellikle Doğu Karadeniz’in doğa turizmine açılması amaçlanmaktadır.

Belki de bu samimi niyetle proje hazırlanmışken farkında olunmadan bazı önemli risklerin göz ardı edildiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki Doğu Karadeniz hem dünyanın hem de ülkemizin en güzel ormanlarının bulunduğu bölgelerden biridir. Bu bölge yoğun turizm aktivitelerine açılırsa ve bunun içinde DOKAP eylem planında da desteklenmesi yer alan[3] Yeşil Yol çevresindeki turizm konaklama, otel, yeme-içme tesisleri ve alt yapı çalışmaları; bu çalışmalar sırasında ve devamında bölgeye gelen yoğun turist akını ile çevredeki doğal hayatın katı, sıvı ve gaz atıkları ile kirlenmesi gibi yoğun bir değişime ve etkilenmeye/deformeye uğrayacağı görülmektedir. İnsanların yoğun bir şekilde bölgede bulunması bölgedeki tahribatı da hızlandıracaktır.

Buna en güzel örnek Uzungöl’ün şu anki halidir. Önceki haline göre turizme açıldıktan sonra yoğun ilgi gören hali arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Uzungöl çevresi hızlı bir yapılaşmaya sahne olmuştur. Bu şekilde Uzungöl’ün eski doğallığını ve güzelliğini hızla turizme bağlı olarak yitirdiğini görmekteyiz.

Bu nedenlerle Yeşil Yol Projesi ardından bölgenin doğal yapısını ve doğal hayatı tehlikeye sokacak yapılaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu da Doğu Karadeniz Bölümünün ormanlarını, doğal hayatını (Özellikle nesli tükenmekte olan Kuş, Kelebek vb. hayvanların ve endemik bitki türlerinin) tehdit eden çok büyük riskler ortaya çıkaracaktır. Bu proje hazırlanırken bu riskler dikkate alınmış mıdır veya bu risklere karşı ne tür önlemler alınmıştır? Bu sorunun cevabını şuan bilmiyoruz. Yetkililerin bu konuda çok iyi düşünmesi gerekmektedir.

İnsan, bunları düşündükten ve analiz ettikten sonra proje sahiplerine şu soruları sormadan edemiyor;

  • Yolun kalitesinin ve genişliğinin artması mı; yoksa doğal, tozlu toprak yol mu turistleri, doğaseverleri etkiler, bölgeye çeker?
  • Hem korunacak hem de kullanılacak? Bu nasıl olacak, mümkün mü?
  • Doğanın bir kanunu var; kullanılan her şey zamanla tahribata uğrar. Bu bakir bölgemiz zamanla, kullanıldıkça yıpranmayacak mı? Geri dönüşü olmayacak hasarlara uğramaz mı?
  • Yeşil Yol mu; Yeşil Hayat mı?

[1] http://www.dokap.gov.tr/Haberler.aspx?hid=12141 erişim tarihi: 03/08/2015.

[2] http://www.dokap.gov.tr/Haberler.aspx?hid=12143 erişim tarihi: 03/08/2015.

[3] DOKAP Eylem Planı, s.62.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Geçmişten, Günümüze Tarihi Kent Dokusuyla; BAYBURT

Geçmişten, Günümüze Tarihi Kent Dokusuyla; BAYBURT
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kent Merkezinin Tarihi Gelişimi:

Kurulumu kesin bilinmemekle beraber M.Ö. 2500-3000 yıllarına kadar uzandığı tespit edilen ve Türklerin Anadolu’daki ilk fetih ve iskan alanlarından biri olan Bayburt, kent olarak tarihin her döneminde askeri bir nokta, konaklama merkezi, önemli bir kültür ve ticaret merkezi olma özeliklerini korumuş ve Türk tarihinde özel bir yere sahip olmuştur.[1]

Kentin fiziksel yapı üstünlüklerinden en önemlisi topoğrafyasıdır. Kentin topoğrafyası, kent merkezinin oluşumunda şekillendirici bir rol oynamıştır. Bunda en önemli sebep güvenlik kaygısıdır. Tarihi Bayburt şehrinin nüvesi kale içinde kurulan ilk yerleşme yeridir. Bu yerleşme noktası sonradan gelişmiş küme köy karakteri gösteren kalenin güney eteğine yayılmıştır.

Şehir merkezinin daha çok güney istikametine doğru yayılmasının iki temel sebebi bulunmaktadır; kuzey ve doğu tarafının daha engebeli olması ve bakı faktörü.[2]

Kentin, sosyo-kültürel açıdan önemli bir merkez niteliği kazanmasında, dini, siyasi ve ticari işlevlerin, tarihsel dönemlere göre değişen veya biriken ağırlıklarının önemli bir rolü vardır.[3] Bu bağlamda, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde Anadolu’da; özellikle XIII. yüzyıldan itibaren merkezi idare mekanizmasının kurulması ve milletlerarası ticaret olanaklarının gelişmesine bağlı olarak, Bizans egemenliğinden devralınan kale yerleşmelerinin yeniden ovalara doğru yayıldığı anlaşılmaktadır. Ancak, Selçuklu siyasal gücünün zayıflaması ve merkezî idare mekanizmasının ortadan kalkması sonucu başlayan siyasal belirsizlik döneminde (Türk Beylikleri dönemi) yerleşmelerin yeniden kalelere çekildiği görülmektedir.[4] Bu süreç Bayburt’u da etkilemiş ve şehir Selçuklu Döneminde Ulu Camisi, Hanları, Hamamları ve Medreseleri ile kale dışında gelişerek zamanın model kentleri arasında yerini almıştır. Kent dini yapılar çevresinde oluşan mahallelerin birbirine eklenmeleri sonucunda büyümüştür. XIII. Yüzyıl’da kentin yerleşme dokusu Ulu Camii çevresinde yoğunlaşmıştır.

Selçuklu Dönemindeki Anadolu’daki Model kent yapılanmasını; Hıristiyan-Bizans kent kültürü mirası üzerinde Türk-İslâm toplumunun gereksinimlerine göre uyarlanmış ya da Türk-İslâm toplumunun geleneksel yaşam biçimine göre yeniden yapılandırılmış veya kurulmuş Selçuklu kentlerinin mekânsal organizasyon ve örgütlenmelerini, dönemin sosyal-kültürel ve siyasal-yönetsel atmosferi ile Anadolu’nun özgün coğrafi koşullarının biçimlendirdiği düşünülebilir.[5]

Ayrıca Trabzon – Tebriz ticaret yolu güzergâhı üzerinde bulunan kent, bir konaklama yeri haline gelmiştir. XIII. yüzyıl uluslararası kervan ticareti yol güzergâhına yakın olma ihtiyacı, kentin sur dışına yerleşme eğilimini daha da arttırmış görünmektedir. Kalenin yüksek bir tepe üzerinde bulunması nedeniyle ticari aktivitelerin sur dışındaki ticaret güzergâhına uzak kalması nedeniyle sur dışına çıkma ihtiyacı duyulmuştur. Ticaret, tümüyle sur dışında Ulucami çevresinde örgütlenmiştir. Kervan ticaret yolunun bir uzantısının, kentin içerisinden Ulu Cami önünden gelerek kentin kuzeyine doğru ilerlediği görülmektedir. Debbağhane ve boyahanenin birbirine bağlı meslek kolları olması nedeniyle Selçuklu döneminde geliştirildikleri düşünülmektedir.[6]

Bayburt, tarihi yollarla diğer bölgelere bağlanmaktadır. Bu bölge, Kafkaslar ve Karadeniz üzerinden gelen doğal ve tarihi yolların birleştiği coğrafi alan üzerinde yer alır. Ayrıca, kuzey ve güneyde uzanan sıra dağlar tarihi İran-Trabzon transit yolunun geçmesini sağlar.[7] Doğu Anadolu ile Karadeniz’i birbirine bağlayan bu yolun, ticari alanda ve doğu-batı arasındaki kültür iletişiminin kurulmasında önemli bir rol oynadığı açıktır. Bu yol Erzurum’dan başlayıp Aşkale’den sora kuzeybatıya yönelerek Kop geçidini aşarak Bayburt’a, daha sonra Vavuk geçidi-Gümüşhane-Zigana geçidi ile Trabzon’a ulaşır. Aynı yol sonraki dönemlerde Trabzon-Erzurum-Bayezid yolu olarak bilinir.[8]

Bayburt Kent Dokusundaki Önemli Tespitler:

Her kültürün köy ve şehir yapılaşması farklıdır. Aynı yapı malzemeleri kullanılsa da bunlardan yaptıkları evler, Geçmişten, Günümüze Tarihi Kent Dokusuyla; BAYBURTibadet haneler, ticarethaneler, hanlar, mimari yapılar farklıdır. Özgünlüğün, milliliğin sonucunda bu farklılıklar doğar. Bu nedenle Bayburt’un kent dokusundaki asıl belirleyici unsur Türk – İslam Kültürüdür. Türk – İslam Mimarisi kentin ibadethanelerine, mahalle yapısına, evlerine, hanlarına, yollarına, ticaret hayatına vs. yansımıştır.

Özellikle Türk Kenti, Türk Kimliği taşıyan kent olması nedeniyle tarihi coğrafyası ve tarihi kent dokusunun gelişimi hakkında Bayburt’taki Türk Devri, Türk Devletlerinin Hakimiyeti süreci çok önemlidir. Kentin Tarihi dokusu Ortaçağ’da özellikle Selçuklu zamanında şekillenmiştir. Tarihi Kent Merkezi Ulu camii ve çevresinde gelişmiştir. Ticari hayat Ulu Caminin etrafında şekillenmiştir.

Tarihi Kent dokusu incelendiğinde kent dokusuna şekil veren, yön veren yapılar dini mimari, eğitim binaları ve ticari yapılardır. Özellikle bu alanda yapılan çalışmalarda/araştırmalarda, kentin dini yapılar çevresinde oluşan mahallelerin birbirine eklenmeleri sonucunda büyüdüğü tespit edilmiştir.[9] Ulu Cami ve çevresi gibi anıtsal kompleksleri barındıran kentler, kendini bulmuş bir kültürün bütün tamlığını aksettirebilmektedirler. Bayburt da bunu başaran kentlerimizden biridir. Özellikle bu doku kendini 13. Y.y. ile 18. Y.y. arasında iyi korumuştur.

Tarihte önemli ticaret merkezlerinin yol güzergahı üzerinde (Trabzon-Erzurum) önemli bir ticaret ve konaklama merkezi olması aynı zamanda tahıl merkezleri, halı, maden merkezi olması şehrin ticaretini özellikle Ortaçağ’da canlı tutmuştur. Bu ticaret yaşamı, kentin tarihi dokusunu ve kimliğini etkilemiştir.[10]

Ancak zamanla kültürde değişimler yaşanır. Modern/yaşanılan çağ bunu gerektirebilir. Çağın ve dünyanın değişimine kültürler de özünü koruyarak ayak uydurmalıdır. Bu kültürel değişim kent yapısına, toplumsal hayata ve mimariye de yansır. Bayburt da bu değişimi yaşamaktadır. Bu değişim 18. Y.y.’dan günümüze kadar devam etmiştir/etmektedir. Özellikle günümüzdeki yapılaşma hızı geçmişe göre çok yüksektir.

Ancak değişirken özgünlüğünü, milliliğini yitirmemek gerekir. Maalesef üzülerek belirtmemiz gerekir ki, Bayburt bu değişimi yaşarken özünü kaybeden bir kent olmaya doğru hızla gitmektedir. Özüne, kültürüne sahip çıkarak, tarihi mimari dokuyu koruyarak ve ona uygun, estetiğe önem veren bir yapılaşma ve kentleşme politikasının takip edilmesini tavsiye ederken, tahrip etmeyen kimliğini koruyan vatandaşlara sahip, kimlikli bir kent olması dileğiyle…

 

 

[1] H. Ali Polat, “Bayburt’ta Kentleşme Süreci” , Bayburt Şehircilik Kongresi, 2013, Bayburt, s.9

[2] Mutlu Adak, “Bayburt’un Tarihi Coğrafyasının Kente Etkileri”, Bayburt Tarihi Sempozyumu Bildirileri, 2014 Bayburt, Yayınlanmamış Bildiri Metni.

[3] Ümmügülsüm TER – Oğuz ÖZBEK, “Kent Merkezlerinin Oluşumunda Alansal Gömülülük: Konya Tarihi Kent Merkezi”, Gazi Üniv. Müh. Mim. Fak. Der.         Cilt 20, No 4, 2005, s. 529

[4] Koray Özcan, “Anadolu Türk Kent Tarihinden Bir Kesit: Selçuklu Döneminde Anadolu-Türk Kent Modelleri”, Ahmet Yesevi Ünv., Bilig, 2006, Sayı:38, s.163

[5] Koray Özcan, a.g.m., s.170

[6] Methiye Gül Çöteli, Bayburt Kent Dokusunun Gelişimi, Erciyes Ünv., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2005, s.171

[7] Veli Ünsal, “ Doğu Karadeniz’in Tarihi Coğrafyası”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2006; 8(2), s.137

[8] S. Tozlu, Trabzon – Erzurum – Bayezid Yolu(1850-1900), Atatürk Ünv. Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum, 1997, s.33

[9] Bakınız; Methiye Gül Çöteli, Bayburt Kent Dokusunun Gelişimi, Erciyes Ünv., Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2005

[10] Mutlu Adak, “Bayburt’un Tarihi Coğrafyasının Kente Etkileri”, Bayburt Tarihi Sempozyumu Bildirileri, 2014 Bayburt, Yayınlanmamış Bildiri Metni.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku