Fatih Dündar

Fatih Dündar

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Bir ‘Osman Okutmuş’ geçti bu şehirden…

Bir ‘Osman Okutmuş’ geçti bu şehirden…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kalemiyle, çalışmalarıyla şehrini, değerlerini günümüze aktaran bir Bayburt beyi… 1952 yılında kurduğu bölgenin ilk matbaası ile kent hafızasının oluşmasında öncü bir isim. Bayburt Postası Gazetesi’nin ve Bayburt Gazeteciler Cemiyeti’nin de kurucusu, kanaat önderi ve dahası… bir şehir için iyi bir isim, bir isim için iyi bir şehir kısacası… Osman Okutmuş.

2015 yılı olsa gerek… araştırmacı gazeteci Veysel Gider, şahsıma merhum Osman Okutmuş ile ilgili anlatılarda bulunuyordu: “Bayburt Postası Gazetesi’nde bölüm bölüm yayınlanan ‘Kop Dağlarında Altı Ay’, ‘Bayburtlu Celali’ ve ‘Bir Bayburt Masalı’ gibi Osman Okutmuş’a ait yazıların kitaplaşmasına yönelik talepte bulunduğunu… Okutmuş’tan da ‘Bu yazılarım benden sonra torunlarım tarafından kitaplaştırılacaktır’ cevabını aldığını…”

Bu konuşmalardan altı yıl kadar geçmişti ki kurban bayramıydı. BAYDER’ de bayramlaşma gününde masanın üzerinde Osman Okutmuş’a ait henüz yayınlanmış Bayburtlu Celali kitabını gören Veysel Gider, oldukça duygulanmış ve bu hatıratını hayretle tekrar dile getirmişti.

Bu durumu evvelinden dinleyen biri olarak 1992 yılında vefat eden Osman Okutmuş’un seksen dokuz-doksanlı yıllardaki bu cümlesinin 2021 yılında gerçekleşmiş olmasına şahit olmam tarif edilemez bir duygu… şüphesiz hissiyatının, inancının, ülküsüne olan samimiyetinin semeresi, diktiği fidelerin meyvelenmesidir bu durum.

Kültürel zenginliğimiz bakımından önemli bir kazanım olan bu kitap, üçüncü kuşaktan dedelerinin izinde yürüyen, aynı zamanda dedesinin kurucusu olduğu Bayburt Gazeteciler Cemiyeti’nin de mevcut başkanlığını yürüten kadim dost Murat Okutmuş tarafından aylar süren titiz bir çalışmayla hazırlandı abisi Kürşat Okutmuş’la birlikte.

Bildiğim kadarıyla Bayburtlu Celali üzerine yaklaşık altmış yıldır hiçbir kitap yayınlanmadı. Celali gibi büyük bir değerin geleceğe aktarılmasına kaynak teşkil edecek bu eser için ‘dede’den toruna kalan hizmet’in ifasında hep var olun Kürşat Okutmuş… Murat Okutmuş. Darısı diğerlerine… ‘Kop Dağlarında Altı Ay’ a… ‘Bir Bayburt Masalı’ na…

‘Akıl Fikir Yayınları’ yayınevi tarafından yayınlanan ‘Celalî Baba’nın Bayburt’taki Mahalli Anlatımı’ kitabının takdim bölümünde yer alan ‘ve bu satırların yazarı vardı ifadesine duygulanarak başlıyoruz kitaba. Celali’nin yaşantısından kesitler ve şiirleriyle devam ediyoruz. Kitabı, kaynak kişilerin Celali’yle ilgili düşünceleriyle de bitiriyoruz. Oldukça kaynak niteliğinde öz bir çalışma. Mutlaka okunması gerekli bu değerli kitabı internet kitapçılarından temin etmek pek mümkün.

Burada daha çok kitabın sahibine değinmek istiyorum.

osman okutmus 1 – Bayburt PortalıÇünkü hak ettiği yerde olmadığını biliyorum. Ki bu insan, döneminde elde ettiği gazete gelirlerini dahi Bayburt’a hizmet getirebilecek ilgili yerlere ve makamlara harcayan bir değer. Milli günlerde özel yayınlarıyla halkı gururlandıran ve onurlandıran bir değer. Kop Şehitler Abidesi’nin yapılmasına öncülük eden bir değer. Kıbrıs Harekatı’ndan sonra Girne Kalesi’nde dalgalanan Türk Bayrağı’nı dostu olan dönemin Korgenerali Bedrettin Demirel vasıtasıyla Bayburt’a getirterek Kop Şehitler Anıtı’nda dalgalandıran ve bu gururu şehre bölgeye yaşatan bir değer. Hatta 1968-69 yıllarında belge dahilinde Genç Osman’ın Bayburtlu olduğunu ilk dile getiren bir değer. Osman Okutmuş…

‘Gözlerim buğulandı daha yazamıyorum’ ifadesiyle de yazılarını nihayete erdiren bir değer.

Böylesi bir değer için bizlerin de gözleri buğulanmıyor değil… değinmeden geçemeyeceğim.

‘Bayburt İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 2016 yada 2017 yılında ildeki yaklaşık 15 okul ismi için şahsımdan da isim talep edilmişti. Bu talep doğrultusunda Bayburt’un hem cumhuriyet öncesi hem cumhuriyet dönemi muallimi olan ve milli eğitime bağlı ilimizdeki ilk üç okulun da kurucu müdürlüğünü yapan Ahmet Hasbi Aker, Bayburt kültürünün çok önemli mihenk taşlarından Mehmet Turan ve yukarıda mevzu bahis Osman Okutmuş isimlerinin okullara verilmesinin isabet buyuracağını bildirmiştim. İlimizle pek ilgisi olmayanların bu okullara isim olarak verileceğini hiç düşünmemiştim. Keşke bu isimleri verirken üç güzel adam sıfatını kullansaydım diye de çok içerleniyorum…’

Değerlerimizin ‘değerlerinin’ bilinmemesine bizlerin de gözleri buğulanıyor artık. Üstadın dediği gibi ‘daha yazamıyorum.’ “Burada isimleri geçenlere minnet ve şükranlarımı arzederken, aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara mutluluklar dilerim.” satırlarının yazarına (Osman Okutmuş’a) ve rahmet dilediklerine biz de Allah’tan rahmet diliyoruz buğulu gözlerimizle…

Ruhunuz şad olsun.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Akademik Müsvedde

Akademik Müsvedde
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kitap düşünün! Kahramanı bir halk aşığı olsun… içeriği de çelişkilerle örülsün ve akademisyenler tarafından derlensin, hem de maharet gömlekleri giydirilsin… öyle bir kitap düşünün ki adına da ‘kitap’ denilsin.

İşte o kitabı ben geçenlerde okudum. Necmettin Tozlu, Necdet Tozlu ve Mürsel Ağaç tarafından derlenen Nisan 2016 yılı baskılı Aşık İlhami (Posuslu Nuri Baba) adlı bir kitap.

Muhtevası, biyografi ve derleme olan kitaplara her zaman merakım olmuştur. Hele de bu kitap yöremizin aşığını anlatıyorsa.

Bir halk aşığının derlenmesi, derleyenler için bazı vasıfların var olmasını gerektirir. Derlenen aşığın değerlendirilmesinde ise aşıklık geleneğine hakim olmak gibi, halk edebiyatına vakıf olmak gibi derleyenlerde olmazsa olmaz meziyetler gerektirir.

Muhteva, sadece derlenen aşığı (Aşık İlhami’yi) ilgilendiriyorsa pek sorun teşkil etmeyebilir. Fakat derleme çalışmasında üçüncü tarafları ilgilendiren bir değerlendirme söz konusuysa (Hicrani, Aşık Veysel, Davut Sulari vb. gibi) bu sefer geleneği bilmek dahi tek başına yeterli olmamakla birlikte yeterli görsel ve işitsel kaynaklar da gerekmektedir.

Şimdi kitaba değinecek olursak:

Yukarıda ismini belirttiğimiz yazarlar tarafından kaleme alınan söz konusu kitap, başından sonuna kadar tek taraflı olarak hazırlanmış ve bu kitapta hiçbir kaynakçaya yer verilmemiştir.

Aşık İlhami’nin ağzından Hicrani’yi, Davut Sulari’yi küçük düşürecek ifadelerine yer verilmekle beraber güya İlhami öyle büyük bir aşıkmış ki atışmalarda Hicrani Baba cevap bulamıyor, Davut Sulari de Aşık İlhami’yi görünce kaçacak yer arıyormuş.

Kitapta, Aşık İlhami’nin hatırında kaldığı kadarıyla Hicrani ve Davut Sulari ile atışmalarına örneklemeler verilmekte, bu örnekler tamamen Aşık İlhami’nin ağzından çıktığı gibi alınmaktadır. Kendince Hicrani’nin söylediklerini de unutmamış, Davut Sulari’nin söylediklerini de… ama kendisinin ve derleyenlerin ıskaladığı bir nokta var ki; kitapta Hicrani ve Davut Sulari adına yer alan atışmalar (dörtlükler), bu aşıkların seviyelerinin çokça altında kalıyor. Hicrani’yi bilen, Sulari’yi bilen herhangi bir insan bu dörtlüklerin kelime yapısı olarak da, şiir örgüsü olarak da, kalıp olarak da bunlara ait olmadığını rahatlıkla söyleyebilir.

Bu duruma açıklık getirmek adına Sabahattin Kömürcüoğlu, Gümüşhaneli Ozanlar (1998) kitabında ‘Aşık İlhami’nin (Nûri Baba’nın) çağdaşlarından oldukça etkilendiğinden, onların dizelerini yinelediğinden, dolayısıyla söyleyişlerinde bir yenilik olmadığından, hatta sözcükleri bozup anlamsızlaştırdığından bahsederek daha sade ve usta şiirler söyleyen arkadaşı Hicrânî’ye göre onun sönük kaldığını (Cunbur 1968: 359-361, Kömürcüoğlu 1998: 36). ifade ettiğini belirtmekte fayda görüyorum.

İşin tam da bu noktasında kendi ve rakip söylemlerini aktaran Aşık İlhami, anlaşılan aşıklık ve halk edebiyatı geleneğinden oldukça uzakta kalmış. Çünkü İlhami’nin derleyenlere aktarmış olduğu kadarıyla gerek kendi şiirlerinde gerekse bu aşıklarla atışmalarında atışmanın en önemli ölçütü olan ‘ayak’ kavramı da bulunmuyor.

Şimdi sorarlar bu editörlere…

Halk edebiyatı ve aşıklık geleneğinin olmazsa olmazı olan ‘ayak’ kavramını dahi kullanamayan, kafiye örgüsünü çoğunlukla rediflerle yapan bu aşığı neye dayanarak rakipsiz yapıyorsunuz? İkincisi, bu aşığı değerlendirirken halk edebiyatı kurallarını işin içine neden katmıyorsunuz? Yoksa bu kuralları siz de mi bilmiyorsunuz ?

Üstelik
‘Yüze taksim etti gamları felek
Tam doksan dokuzu Hicran’a düştü’
diyen Hicrani gibi, veya birçok türküsüyle gönüllere taht kuran Davut Sulari gibi üstad aşıkları da madara olmuş gibi göstererek.

Aşık İlhami’yi araştırdığımızda çoğu zamanını Bayburt’ta geçirdiğinden ve Bayburt’tan beslendiğinden söz edebiliriz. 1938 yılında Türkiye’de ikincisi Bayburt’ta düzenlenen Aşıklar Bayramı’ndaki şiirlerini, atışmalarını ve daha sonraki yıllarda Bayburt’taki atışmalarını ‘Türk Folklör Araştırmaları’ dergisindeki Mahmut Kemal Yanbeğ’in köşe yazılarından da görebiliyoruz. Hatta bu dergilerde yayınlanan atışmaların birinde Hilmi Baba olarak bilinen Tomlalı aşığa:

‘Tomla’dan yetişmez asla bir adam’ (Tomla Bayburt’un bir köyü) diyerek atışmaya başladığı da gözümüzden kaçmıyor.

Kitapta badeli Hak aşığı olarak belirtilen maneviyat yüklü bir aşığın bu tür üslubu yazarların süslü kelimeleriyle çelişiyor. Hazır çelişki demişken yine kitapta olağanüstü durumlar söz konusu… kitabın birçok yerinde Celali ile birlikteliğinden söz ediliyor. Halbuki Bayburtlu Celali, 1850-1915 yılları arasında yaşarken, Aşık İlhami 1908-1992 yılları arasında yaşamıştır. Böyle bir durumda nasıl olur da beraberliklerinden söz edilebilir? Üstelik yazarlardan birisi diğer yazarın çelişkisini fark edip aynı kitabın 123. sayfasında dipnot olarak ‘Sayın Necmettin Tozlu Hocamız Celali demiş ise de bizce Hicrani olması gerekir. (M.A.)’ ifadesini kullanmış. Buradan da bu kitabın istişare kültüründen uzak, araştırma ve düzeltme kaygısı olmadan varsayımlar ve yakıştırmalar üzerine hazırlanmış olduğunu görebiliyoruz.

Yine kitapta Aşık İlhami’nin ağzından verilen Celali ve Sümmani şiirleri de gerçek haline nazaran önemli bir eksiklik içermektedir.

Ayrıca kitapta Sivas’a yolu düşen Aşık İlhami, girdiği kahvehanede Aşık Veysel ile karşılaştığını belirterek, onun atışmayı bilmediğinden ve Sivas’taki eşrafın da kendisini dinlediğinden bahsediyor.

Yani anlayacağınız bu kitabın içeriği, ‘ben’ kokulu ifadelerle edebi ciddiyetten uzaklaşmış, adeta ‘Teyo Pehlivan Fıkraları’na dönüşmüştür.

Tenkite yer verilmeden, fikir süzgecinden geçirilmeden, kaynaksız ve tamamen tek taraflı röportaja dayalı olan bu kitabı hazırlayanlar arasında yıllarca Bayburt Üniversitesi’nde Rektör Muavini olarak görev yapan ve kitaplarının Millet Kütüphanesine önerildiği Prof. Dr. Necmettin Tozlu’nun olması da ayrı bir vahamet.

Oysa bir aşık, ne kadar dolu olursa o kadar tevazu sahibi olur. Bir derleme de, ne kadar doğru olursa o kadar samimi olur. Samimi bulmadığım bu kitap için söylemem gereken son söz ise Akıl olmayınca neylesin fikir, çalsın Abdurrahman oynasın Bekir’ olacaktır.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Korona Tufanı

Korona Tufanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık tarihinde yaşantı seyrini değiştiren yada insan olduğumuzu hatırlatan birçok önemli dönüm noktası vardır.  Nuh Tufanı, Çekirge istilası gibi…  Ad ve Semud kavimlerinin helakı veya yok edilen şehirler-ülkeler gibi…

Azgınlığın sapkınlığın nirvana olduğu dönemlerde, vicdanların insansızlaşan otoritelere köle olduğu yerlerde yada iyilerin kötü, kötülerin de iyi görüldüğü zamanlarda başa gelebilecek belaların aslında ‘hayır’ olduğundan söz edebiliriz.

Tıpkı günümüz gibi…

 

Aralık 2019’da Çin’de başlayan, İran İtalya derken Avrupa ve tüm dünyaya yayılan koronavirüs, ülkemizde de mart ayından itibaren etkisini göstermektedir. Toplam vaka sayısının üç milyona yaklaştığı dünya, son yüzyılın en büyük salgınıyla karşı karşıya. Hani bazı anlar vardır; insanların dünyaya sığmadığı, bazı anlar da vardır; dünyaların evlere sığdığı… işte öyle bir andayız.

 

Şimdi bir mikrop düşünelim…

Öyle bir mikrop olsun ki bütün dünya tesirinde kalsın. Görünmez olsun, görüldüğünde korkutsun. Her gün ölümü hatırlatsın öldürmeden de ölümü tattırsın. Dünyada açlık sefaletiyle ölüm bekleyen milyonlarca insanın ölümünden herkesin sorumlu olduğunu öğretsin. Güçlü-zayıf, zengin-fakir, siyah-beyaz ayırt etmeksizin herkesin eşit olduğunu ve aciz olduğunu göstersin. Kimilerini şair, kimilerini yazar, kimilerini de bilge yapsın. ‘Temizlik imandandır’ hadisi şerifini klavuz, ‘Temizlik ruhun gıdasıdır’ atasözünü de ilke yapsın. Asırlardır yaşantımızla kirlettiğimiz dünyayı ülke-ülke, şehir-şehir, cadde-cadde, ev-ev özel deterjanlarla temizlettirsin, dezenfekte ettirsin. Doğal olamadığımız doğada doğal yaşamayı öğretsin. Dengesizleştirdiğimiz flora ve faunaya bir bağışıklık kazandırsın.

Ve bunların hepsine sadece bir mikrop sebep olsun.

 

Yaratılıştan günümüze zaman döngüsü insan terbiyesiyle alakalıdır. Yaşamayı ne kadar hak ediyoruz? diye düşünmemiz gerek doğrusu. Hatta bugün öksüz bıraktığımız ibadethaneleri de… bu ibadethanelerden mahrum bırakıldığımız halleri de… düşünmemiz gerek.

Kabe tavaftan mahrum, camiler cemaatten yoksun kalıyorsa bu mikroptan mı yoksa bizden mi kaynaklı iyi düşünmemiz gerek. Belki de ibadette samimiyeti kaybettiğimizden yada turistik amaçlı umre yaptığımızdandır. Belki de camide görünüp makam ve ticaret kovaladığımızdandır. Hakikatin tokat görüldüğünden, sahtekarlığın kucak bulduğundandır. Belki de bir günün 24 saate sığmadığından, değerin ve değerlerin değer görmediğinden, ehillerin işbaşında olmadığındandır.

Düşünmemiz gerek… çokça düşünmemiz.

 

Sonuçta Mevla’nın, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetimize de ihtiyacı yoktur. İbadete muhtaç olan bizleriz. Mahrum bırakılıyorsak; azgınlığımızdan, sapkınlığımızdan, şaşkınlığımızdandır. Maddi ve manevi yozlaşmamızdan, ortak paydada ‘insan’ vasfını taşmamızdandır. Ya da vardır başka sebebi…

 

Bugün, bilim ve teknolojik olarak en güçlü dönemini yaşayan dünyanın, kodlarla komutlarla olağanüstü güçleri kullanan sistemin, gözle görülemeyecek 0,00005 gramlık bir mikroba bile karşı koyamayacak kadar aciz olduğunu görmek; insanoğlunun düşünmesi, ibret alması için Cenab-ı Hakk’ın bir hikmetidir.

Atalarımızın da dediği gibi, ‘Kırk nasihatten bir musibet yeğdir.’

Kalın sağlıcakla

Fatih Dündar kimdir?

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Bilseler ki; Hz. Ali de Bayburtlu

Bilseler ki; Hz. Ali de Bayburtlu
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Birbirinden değerli akademisyenlerin, araştırmacıların, Prof. Dr.’lerin  yer aldığı  uluslararası nitelikli bir sempozyum düşünelim. Adına da “Türk Dünyasında Dede Korkut” diyelim.

Ve bu sempozyumu, Diyar-ı Dede Korkut’ta hem de  25. Uluslararası Dede Korkut Kültür ve Sanat Şöleni programı gündeminde gerçekleştirelim.

Buraya kadar her şeyin güzel olduğunu ben de biliyorum. Sadece düşünmek bile özveri ve titizlik istiyor.

Gelelim asıl meseleye…

Bilimin ışığından bir nebze olsun kendimi gündüzleştirmeye gitmiştim; sempozyumun yapıldığı Şair Zihni Kültür Merkezine.

Şehrin ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu sempozyum başlıyordu. Yeni öğretilerle karşılaşacağımın heyecanıyla bu tür programlarda alışılagelen katılım seyrekliğini de fırsat bilerek kendime bir yer seçmiştim bile. Nihayet sunucu,  “–Hoş geldiniz.” diyordu bütün samimiyetiyle. Avuçlar, sempozyumu yönetmek üzere sahneye davet edilen moderatör ve katılımcı akademisyenler için çarpıyordu.

Biz de bir söz vardır: ‘Çoruh, yatağından belli olur’ diye. Sempozyumun da nasıl olacağı ilk giriş cümlelerinden belli olacaktı.

Prof. Dr. Moderatör, tarafından ‘Bayburt’ diye başlayan ilk cümleler ‘Abdülvehhap Gazi ve Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi (R.a) Hazretlerinin de memleketidir Bayburt’ olarak devam ediyordu. Bilimsel bir platform yerini mitolojiye ve rivayet tarihine bırakıyordu ki birden elektrikler kesildi; ‘bilim’in yani…

Bir ışık aradı gözlerim. Ne yakan vardı ne de tutan. Gerçi büyüklerim de oradaydı. Muhakkak ‘vardır bunun da bir hikmeti’ diyerek kendimi iyice karanlığa gömdüm.

Sırayla bütün katılımcı akademisyenlerin sunumlarının ardından program başındaki cümleler, program sonunda da tekrar edildi.

Anlaşılan, bizleri gündüzleştireceğine inandığımız ‘bilimin’ bir mumu bile kalmamış. Meğer gündüzleşmeye değil, geceleşmeye gelmişiz bu sempozyuma. Tabi her gecenin de bir rüyası olur, benim de… Allah hayırlara yorsun.

Rüyama göre; Bayburt, aynı zamanda Köroğlu’nun hatta ve hatta Battal Gazi’nin de memleketiymiş. Köroğlu atını Bayburt’ta nallatırmış, atı da Çoruh’tan su içermiş. Battal Gazi de kılıç eğitimini Bayburt Kalesi’nde alırmış. Hatta Hz. Ali’nin makamı da Bayburt’taymış ama kimseler bilmiyormuş. Zaten Muhammet Hanefi (R.a) Hazretleri de babasının izinden bu yüzden Bayburt’a gelmiş. Neyse rüya da olsa devamını anlatmayacağım. Öğrenmek isteyen araştırsın biraz.

Nihayetinde araştırmacı da olsan, prof da olsan, ‘ne olursan ol’ da olsan bu tür durumlarda, bu tür olgularda kaynağın varsa konuşabilirsin. Kaynağın yoksa ‘kaynak’ yapamazsın! Diğer türlü hekat (hikaye) anlatmak olur. Tıpkı gördüğüm rüya gibi…

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

‘Yedi Bölge Yedi İklim’ şiir yolculuğu

‘Yedi Bölge Yedi İklim’ şiir yolculuğu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Seyrine doyumsuz doğal zenginlikleriyle her köşesinin ayrı bir cennet olduğu masallar diyarı ülkemde;  ‘bir varmış bir yokmuş’ ile başlayan bir yolculuk daha başlıyordu.

Güzelliklere uzanan yollarda Zümrüdü Anka Kuşları’nın görülebilmesi için adımların aşması gerekiyordu Kaf Dağlarını. Heyecanla beklenen şair yüreklerle şiirlerde buluşmak üzere yola koyulmuştum. Çoruh’un doğduğu yerden, Çoruh’un vuslatına erdiği yere; sırtımda selamlar ile…

Artvin Valiliği, Artvin Belediyesi ve Şavşat Belediyesi tarafından bu yıl 3.sü düzenlenen ‘7 Bölge 7 İklim Aşıklar ve Şairler Şöleni’ için uzun bir yolculuğun ardından akşam üzeri nihayet Artvin’deydik. Öğretmenevine yerleştikten sonra program için ülkemizin değişik bölgelerinden gelen şair ve aşıklarla yemekli tanışma toplantısında buluşup, ardından yakın bir çay bahçesinde gecenin geç saatlerine dem vuran şiirsel sohbetlerde bulunduk.

Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 2 – Bayburt PortalıEtkinliğin 2. günüydü. Sabah kahvaltısıyla birlikte bizler için hazırlanan kültür gezisi programında Atatepe’ye doğru yol aldık. Başımızı döndüren keskin virajların her dönüşü sonrası dünyanın en büyük heykeli olan Atatürk Heykeli’nin karşısındaydık artık. 65 ton ağırlığında olan bu heykel şehre hakim noktada adeta şehri gözetircesine duruyordu. Gözlerimizin hayranlığıyla bir ömür hatırlarımızda kalacak hatıra fotoğraflarımızı da alarak yollandık Kafkasör Yaylası’na doğru.

Daracık ve bol virajlı Artvin yollarında araba kullanmak ayrı bir meziyet istiyordu. Bu yüzden şoförümüz Ersen beyle daha da iyi geçiniyorduk.

Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 4 – Bayburt PortalıVe görülmeye değer 1250 rakımlı Kafkasör Yaylası… Her yıl, 3 gün boyunca boğa güreşi festivallerinin yapıldığı yer. Ve doğayla barışık mesire alanları… Öğlen yemeği… doğa gezileri… artık ikindi vaktiydi.

Programa saatler kala bizi makamında kabul eden Artvin Valisi Ömer Doğanay beyle yaklaşık bir buçuk saatlik hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Vali Doğanay tarafından Artvin yöresine ait çeşitli hediyelerimizi de aldıktan sonra, son hazırlıklarla artık programın yapılacağı Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’ne varmıştık.

Salon dolmaya başlamıştı. Programa dakikalar kala Artvin Belediye Başkanı Mehmet Kocatepe, Vali V. Arif Oltulu, İl Genel Meclis Başkanı Hasan Dilberoğlu ve Artvin İl Milli Eğitim Müdürü Abdulcelil Kahveci de gelmişlerdi. İl Milli Eğitim Müdürü kıymetli dost Abdulcelil Kahveci ile Artvin’de görüşmek de varmış… ayrı bir mutluluktu.

Keyifli/duygusal dakikaların başladığını söylüyordu program sunucuları Oktay Köse ve Ela Kezban Aslan’ın ağzından dökülen cümleler. Artvin susmuştu artık. Program için gecesini gündüzüne katan kendi evladı Şair Gülden Taş’ın açılış konuşmasını dinliyordu, sonrasında hepsi birbirinden değerli aşık ve şairleri…

Ali Altınlı, Ertuğrul Yılmaz (Ankara), Aşık Cemal Divani, Aşık Sıtkı Eminoğlu (Erzurum), Aşık Zakir Tekgül (İstanbul), Ozan Fedai Koç (Almanya), Kadir Turan (Şanlıurfa), Fatih Dündar (Bayburt), Hacı Gürhan (Bingöl), Gülden Taş, Vildan Poyraz Coşkun, Aşık İbrahim Kara, Yalçın Temiz, Fatih Yazıcı (Artvin), Hava Avcı Köseoğlu, Şerife Apaydın  (İzmir), İdris Altuner (Kırşehir), İlkay Coşkun (Yozgat), Nermin Akkan (Tokat), Zübeyde Gökbulut (Sivas)Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 12 – Bayburt Portalı

Sırayla sahne aldı şair yürekler. Aşka dair fısıltıları, sevdaları, milli duyguları ve koçaklama deyişleri sarmıştı Artvin semalarını. Bu defa yağmur daha başka yağacaktı Artvin’de. Çünkü gökyüzü şiirlerle yoğunlaşmış, deyişlerle gürlemişti.

Sabah yine erken kalkacaktık. Etkinliğin 3. günü… bu sefer yolculuk Şavşat’a doğruydu. Kulaklarımıza yabancı değildi, yüzleşmek üzere gidiyorduk. Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 9 – Bayburt PortalıKıvrımlı ve dar boğazlı yolları geçerken gözlerimizi seyr-i güzelliklerle nasiplendiriyor, bir yandan da bu güzellikler eşliğinde koro türküler söylüyorduk. Şavşat Kalesini gezdikten sonra Şavşat Evi’nde yöresel ikramlar, lezzetler karşıladı bizi. Şavşat Evi, konum olarak masallar ülkesinin Şavşat ilçesindeydi. Ufukları mavi, zirveleri beyaz, etekleri yeşil ve yeşilin tüm tonlarının hakim olduğu yere Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 11 – Bayburt Portalıkonumlanmıştı.

Gözlerimizi, ruhumuzu ve midemizi doyurduktan sonra memleketim Bayburt’tan coşa coşa gelen Çoruh’un, vadi boyunca çılgın hareketlerine de şahit olarak Karagöl’e varmıştık. 1550 rakımlı Karagöl, ormanlar içerinde ulaşılması zor bir yerde saklanmış ve gizlenmişti. Sanırım doğallığını bozdurtmamak için…

Kendimize yetecek fotoğraf ve hatıra biriktirdikten sonra artık program için Şavşat’ta olmalıydık. Böylesi bahar mevsiminin şiir iklimi Şavşat’ı da sarmalıydı elbet!

Yedi Bolge Yedi iklim Fatih Dundar 1 – Bayburt PortalıGün boyu doğasıyla güzellikleriyle bizlere çok şeyler anlatan Şavşat da susmuştu… bu sefer şair yürekleri dinliyordu. Her mısranın ayrı bir tele mızrap olduğu program, Şavşat Belediye Başkanı Ahmet Sinan Öztürk ve Kaymakam M. Furkan Sancaktutar’ın plaket takdimleri ve hatıra fotoğraflarıyla sona ermişti.

Geç saatlerde koro türküler eşliğinde Artvin’e dönmüştük. Sabah erkenden birçoğumuz yola çıkacağı için geç saatlerde bütün şair ve aşıklarla toplanıp son görüşmeleri de yaptıktan sonra odalarımıza dağıldık.

Artık ayrılık vaktiydi. Ülkemizin değişik bölgelerinden şair yüreklerle dört gün birlikte ve Artvin’de olmanın mutluluğunu yaşadık. Bazılarıyla tanışık olsak da bir çoğuyla yeni tanışmıştık. Güzel hatıralar bırakmanın, güzel dostlar kazanmanın mutluluğu vardı üzerimizde.

……

Kendine münhasır doğal güzellikleri gözlerimizi alabildiğince yeşile doyuruyordu. Tebessüm ve gülümseme vardı eteklerinde. Adeta mutluluk yaşları damlıyordu Çoruh’a.. Eee mutluluk bu; insanı da coşturur… Çoruh’u da…

Teşekkürler Gülden Taş Hanımefendi… Teşekkürler Artvin…

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku