Fatih Dündar

Fatih Dündar

09 Mayıs 2022 Pazartesi

Kaybolan Mezar Efsanesi

Kaybolan Mezar Efsanesi
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Toplum tarafından kabul görmüş en az yüzyıllık olağanüstü olaylar efsane olarak anlatılırken, bu yazımda Bayburt’ta henüz on yılını doldurmamış bir efsaneden bahsedeceğim. ‘Kaybolan Mezar Efsanesi’…

Efsaneler, çoğunlukla insanüstü güçleri, olağanüstü durumları gerçek ötesi bir şekilde ele alan halk edebiyatımızın bir ürünüdür. Bu yönüyle sözlü kültür bakımından oldukça zengin olan ilimizde Dikmetaş, Ejderha, Kız Oğlan, Kaybolan Nehir, Taş Kardeşler vb. birçok efsane günümüze anlatılagelmiştir.

Şimdi hazır olun! ‘Nereden çıktı bu efsane?’, ’On yıllık efsane mi olurmuş?’ demeyin. Sonuçta kabul görmüş yalanların da efsane olacağını iyi biliyoruz.

Yer; Bayburt’a hakim bir tepe… dahası asırlardır bilinirliği Beyböyrek Türbesi’nin olduğu ve son 20 yılında doğal halinden ve isminden oldukça taviz vermiş bir yer. Duduzar Mezarlığı yani.

Duduzar dağının eteğinde şehri seyreden konuma sahip bu tarihi mezarlığa ilk ziyaretim 1999 yılında olmuştu. Sonrası hemen hemen her yıl birkaç kez ziyaret ettiğim bir yerdi.

O zamanlarında doğal görünümlü olan bu mezarlığın ortasında 20. yüzyılda yapılmış kare şeklinde, üzeri kırman bacalı ve içinde yaklaşık 5 metre uzunluğunda tipik bir Oğuz mezarının olduğu bir türbe vardı. Bu türbe, gerek köylüler tarafından gerek Bayburtlular tarafından Beyböyrek’in mezarı olarak biliniyordu.

Mezarlık giriş kapısının hemen sağ tarafında ise boyuna (dikine) yan yana olan iki mezar bulunuyordu. Diğer mezarlardan biraz daha belirgindiler.

Bir süre sonra türbenin içindeki mezardan Beyböyrek payesi tamamen sökülecek, giriş kapısının sağındaki ikinci mezara verilecekti.

Asırlardır bilinirliği Beyböyrek olan türbenin içindeki 5 metrelik Oğuz mezarına ise kaynaklarda Duduzar köyü civarında sadece zaviye olarak geçen Abdülvehhap Gazi’nin makamı yakıştırılacaktı. Tabii bu durumda mezarlık giriş kapısının sağındaki birinci mezar ise pek öksüz kalacaktı.

Yine aradan yıllar geçmişti.

Yıl 2016… Bayburt İl Kültür Müdürlüğü ve Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından gerçekleştirilen bir projeyle türbe yeniden inşa edilmeye başlandı. Ayrıca türbenin yeni görünümü ve planı dahilinde mezarlıkta çevre düzenlemesi de yapıldı.

Bu mezarlıkta projenin ilk aşamasında yetkililerin yoğun baskısına rağmen çalışmaların bir türlü yolunda gitmediğini, Bayburt Özel İdare’ye ait iş makinalarının birçok aksaklık yaşadığını yakinen biliyoruz. Hatta o dönemde yetkililerin yoğun baskısından bunalan Bayburt Özel İdaresi Plan Proje ve Yatırım İnşaat Müdürlüğü personeli bayan bir mimarın “Mübarekler istemiyor” diye yorumunu da…

Yıl 2019… yolumuz, şair Önder Eryılmaz ile çalışmaları henüz tamamlanan bu mezarlığa düşmüştü. Gördüklerimiz karşısında hayli şaşkına dönmüştük. Çalışmalar sonucunda mezarlıktaki birçok mezar gibi giriş kapısının hemen sağındaki birinci mezar da artık yerinden kaybolmuştu. (Sonradan Beybörek olarak gösterilen mezarın hemen ayakucundaki mezar) Türbe ise yeni yüzüyle karşımızda duruyordu.

Önceki ziyaretlerimde hissettiğim tarihi ağırlığını, mistik kokusunu artık alamıyordum. Doğrusu bu duruma bir hikmet, bir keramet aramıştım. Ya bizlere küsüp gitmişlerdi ya da artık görünmek istememişlerdi. Veyahut bu durum, tarihini dizilerden öğrenenlerin bir kerametiydi.

Nihayetinde bu mezarların yeri artık ayaklar altında kalmıştı. Son yıllarda Bamsı Beyrek’in de dizilerde yer almasıyla birlikte Bayburt’ta önemsenmeye başlayan ikinci Beyböyrek mezarının ve sözde Abdülvehhap Gazi türbesinin ayakaltı bahçesi olmuşlardı yani.

Şimdi, olağanüstü güçler sayesinde kimselerin ruhu bile duymadan kaybolan bu mezarların sırra kadem basmasından, sessizce kayboluş hikayelerinden öte efsane mi olur? diye düşünürken işin aslı Bayburt’ta inanç turizmini canlandırmak için uydurulan Abdülvehhap Gazi türbesi ve kapıya atılan Beyböyrek mezarının içler acısı halini de paylaşmak istedim sizlerle.

Eski halinden eser kalmamış Duduzar Mezarlığının son halini her gördüğümde artık şairin şu mısraları geliyor aklıma:

“Nere gitmiş bu evler

Pencere var kapı yok”

Unutmayalım ki tarihini yalanla inşa edenler, bir gün yalan olacaklar!

Not: Bu yazıya yorum yapmak ve yorumları okumak için buraya tıklayınız

Devamını Oku

Bir ‘Osman Okutmuş’ geçti bu şehirden…

Bir ‘Osman Okutmuş’ geçti bu şehirden…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kalemiyle, çalışmalarıyla şehrini, değerlerini günümüze aktaran bir Bayburt beyi… 1952 yılında kurduğu bölgenin ilk matbaası ile kent hafızasının oluşmasında öncü bir isim. Bayburt Postası Gazetesi’nin ve Bayburt Gazeteciler Cemiyeti’nin de kurucusu, kanaat önderi ve dahası… bir şehir için iyi bir isim, bir isim için iyi bir şehir kısacası… Osman Okutmuş.

2015 yılı olsa gerek… araştırmacı gazeteci Veysel Gider, şahsıma merhum Osman Okutmuş ile ilgili anlatılarda bulunuyordu: “Bayburt Postası Gazetesi’nde bölüm bölüm yayınlanan ‘Kop Dağlarında Altı Ay’, ‘Bayburtlu Celali’ ve ‘Bir Bayburt Masalı’ gibi Osman Okutmuş’a ait yazıların kitaplaşmasına yönelik talepte bulunduğunu… Okutmuş’tan da ‘Bu yazılarım benden sonra torunlarım tarafından kitaplaştırılacaktır’ cevabını aldığını…”

Bu konuşmalardan altı yıl kadar geçmişti ki kurban bayramıydı. BAYDER’ de bayramlaşma gününde masanın üzerinde Osman Okutmuş’a ait henüz yayınlanmış Bayburtlu Celali kitabını gören Veysel Gider, oldukça duygulanmış ve bu hatıratını hayretle tekrar dile getirmişti.

Bu durumu evvelinden dinleyen biri olarak 1992 yılında vefat eden Osman Okutmuş’un seksen dokuz-doksanlı yıllardaki bu cümlesinin 2021 yılında gerçekleşmiş olmasına şahit olmam tarif edilemez bir duygu… şüphesiz hissiyatının, inancının, ülküsüne olan samimiyetinin semeresi, diktiği fidelerin meyvelenmesidir bu durum.

Kültürel zenginliğimiz bakımından önemli bir kazanım olan bu kitap, üçüncü kuşaktan dedelerinin izinde yürüyen, aynı zamanda dedesinin kurucusu olduğu Bayburt Gazeteciler Cemiyeti’nin de mevcut başkanlığını yürüten kadim dost Murat Okutmuş tarafından aylar süren titiz bir çalışmayla hazırlandı abisi Kürşat Okutmuş’la birlikte.

Bildiğim kadarıyla Bayburtlu Celali üzerine yaklaşık altmış yıldır hiçbir kitap yayınlanmadı. Celali gibi büyük bir değerin geleceğe aktarılmasına kaynak teşkil edecek bu eser için ‘dede’den toruna kalan hizmet’in ifasında hep var olun Kürşat Okutmuş… Murat Okutmuş. Darısı diğerlerine… ‘Kop Dağlarında Altı Ay’ a… ‘Bir Bayburt Masalı’ na…

‘Akıl Fikir Yayınları’ yayınevi tarafından yayınlanan ‘Celalî Baba’nın Bayburt’taki Mahalli Anlatımı’ kitabının takdim bölümünde yer alan ‘ve bu satırların yazarı vardı ifadesine duygulanarak başlıyoruz kitaba. Celali’nin yaşantısından kesitler ve şiirleriyle devam ediyoruz. Kitabı, kaynak kişilerin Celali’yle ilgili düşünceleriyle de bitiriyoruz. Oldukça kaynak niteliğinde öz bir çalışma. Mutlaka okunması gerekli bu değerli kitabı internet kitapçılarından temin etmek pek mümkün.

Burada daha çok kitabın sahibine değinmek istiyorum.

osman okutmus 1 – Bayburt PortalıÇünkü hak ettiği yerde olmadığını biliyorum. Ki bu insan, döneminde elde ettiği gazete gelirlerini dahi Bayburt’a hizmet getirebilecek ilgili yerlere ve makamlara harcayan bir değer. Milli günlerde özel yayınlarıyla halkı gururlandıran ve onurlandıran bir değer. Kop Şehitler Abidesi’nin yapılmasına öncülük eden bir değer. Kıbrıs Harekatı’ndan sonra Girne Kalesi’nde dalgalanan Türk Bayrağı’nı dostu olan dönemin Korgenerali Bedrettin Demirel vasıtasıyla Bayburt’a getirterek Kop Şehitler Anıtı’nda dalgalandıran ve bu gururu şehre bölgeye yaşatan bir değer. Hatta 1968-69 yıllarında belge dahilinde Genç Osman’ın Bayburtlu olduğunu ilk dile getiren bir değer. Osman Okutmuş…

‘Gözlerim buğulandı daha yazamıyorum’ ifadesiyle de yazılarını nihayete erdiren bir değer.

Böylesi bir değer için bizlerin de gözleri buğulanmıyor değil… değinmeden geçemeyeceğim.

‘Bayburt İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 2016 yada 2017 yılında ildeki yaklaşık 15 okul ismi için şahsımdan da isim talep edilmişti. Bu talep doğrultusunda Bayburt’un hem cumhuriyet öncesi hem cumhuriyet dönemi muallimi olan ve milli eğitime bağlı ilimizdeki ilk üç okulun da kurucu müdürlüğünü yapan Ahmet Hasbi Aker, Bayburt kültürünün çok önemli mihenk taşlarından Mehmet Turan ve yukarıda mevzu bahis Osman Okutmuş isimlerinin okullara verilmesinin isabet buyuracağını bildirmiştim. İlimizle pek ilgisi olmayanların bu okullara isim olarak verileceğini hiç düşünmemiştim. Keşke bu isimleri verirken üç güzel adam sıfatını kullansaydım diye de çok içerleniyorum…’

Değerlerimizin ‘değerlerinin’ bilinmemesine bizlerin de gözleri buğulanıyor artık. Üstadın dediği gibi ‘daha yazamıyorum.’ “Burada isimleri geçenlere minnet ve şükranlarımı arzederken, aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet, yaşayanlara mutluluklar dilerim.” satırlarının yazarına (Osman Okutmuş’a) ve rahmet dilediklerine biz de Allah’tan rahmet diliyoruz buğulu gözlerimizle…

Ruhunuz şad olsun.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Akademik Müsvedde

Akademik Müsvedde
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kitap düşünün! Kahramanı bir halk aşığı olsun… içeriği de çelişkilerle örülsün ve akademisyenler tarafından derlensin, hem de maharet gömlekleri giydirilsin… öyle bir kitap düşünün ki adına da ‘kitap’ denilsin.

İşte o kitabı ben geçenlerde okudum. Necmettin Tozlu, Necdet Tozlu ve Mürsel Ağaç tarafından derlenen Nisan 2016 yılı baskılı Aşık İlhami (Posuslu Nuri Baba) adlı bir kitap.

Muhtevası, biyografi ve derleme olan kitaplara her zaman merakım olmuştur. Hele de bu kitap yöremizin aşığını anlatıyorsa.

Bir halk aşığının derlenmesi, derleyenler için bazı vasıfların var olmasını gerektirir. Derlenen aşığın değerlendirilmesinde ise aşıklık geleneğine hakim olmak gibi, halk edebiyatına vakıf olmak gibi derleyenlerde olmazsa olmaz meziyetler gerektirir.

Muhteva, sadece derlenen aşığı (Aşık İlhami’yi) ilgilendiriyorsa pek sorun teşkil etmeyebilir. Fakat derleme çalışmasında üçüncü tarafları ilgilendiren bir değerlendirme söz konusuysa (Hicrani, Aşık Veysel, Davut Sulari vb. gibi) bu sefer geleneği bilmek dahi tek başına yeterli olmamakla birlikte yeterli görsel ve işitsel kaynaklar da gerekmektedir.

Şimdi kitaba değinecek olursak:

Yukarıda ismini belirttiğimiz yazarlar tarafından kaleme alınan söz konusu kitap, başından sonuna kadar tek taraflı olarak hazırlanmış ve bu kitapta hiçbir kaynakçaya yer verilmemiştir.

Aşık İlhami’nin ağzından Hicrani’yi, Davut Sulari’yi küçük düşürecek ifadelerine yer verilmekle beraber güya İlhami öyle büyük bir aşıkmış ki atışmalarda Hicrani Baba cevap bulamıyor, Davut Sulari de Aşık İlhami’yi görünce kaçacak yer arıyormuş.

Kitapta, Aşık İlhami’nin hatırında kaldığı kadarıyla Hicrani ve Davut Sulari ile atışmalarına örneklemeler verilmekte, bu örnekler tamamen Aşık İlhami’nin ağzından çıktığı gibi alınmaktadır. Kendince Hicrani’nin söylediklerini de unutmamış, Davut Sulari’nin söylediklerini de… ama kendisinin ve derleyenlerin ıskaladığı bir nokta var ki; kitapta Hicrani ve Davut Sulari adına yer alan atışmalar (dörtlükler), bu aşıkların seviyelerinin çokça altında kalıyor. Hicrani’yi bilen, Sulari’yi bilen herhangi bir insan bu dörtlüklerin kelime yapısı olarak da, şiir örgüsü olarak da, kalıp olarak da bunlara ait olmadığını rahatlıkla söyleyebilir.

Bu duruma açıklık getirmek adına Sabahattin Kömürcüoğlu, Gümüşhaneli Ozanlar (1998) kitabında ‘Aşık İlhami’nin (Nûri Baba’nın) çağdaşlarından oldukça etkilendiğinden, onların dizelerini yinelediğinden, dolayısıyla söyleyişlerinde bir yenilik olmadığından, hatta sözcükleri bozup anlamsızlaştırdığından bahsederek daha sade ve usta şiirler söyleyen arkadaşı Hicrânî’ye göre onun sönük kaldığını (Cunbur 1968: 359-361, Kömürcüoğlu 1998: 36). ifade ettiğini belirtmekte fayda görüyorum.

İşin tam da bu noktasında kendi ve rakip söylemlerini aktaran Aşık İlhami, anlaşılan aşıklık ve halk edebiyatı geleneğinden oldukça uzakta kalmış. Çünkü İlhami’nin derleyenlere aktarmış olduğu kadarıyla gerek kendi şiirlerinde gerekse bu aşıklarla atışmalarında atışmanın en önemli ölçütü olan ‘ayak’ kavramı da bulunmuyor.

Şimdi sorarlar bu editörlere…

Halk edebiyatı ve aşıklık geleneğinin olmazsa olmazı olan ‘ayak’ kavramını dahi kullanamayan, kafiye örgüsünü çoğunlukla rediflerle yapan bu aşığı neye dayanarak rakipsiz yapıyorsunuz? İkincisi, bu aşığı değerlendirirken halk edebiyatı kurallarını işin içine neden katmıyorsunuz? Yoksa bu kuralları siz de mi bilmiyorsunuz ?

Üstelik
‘Yüze taksim etti gamları felek
Tam doksan dokuzu Hicran’a düştü’
diyen Hicrani gibi, veya birçok türküsüyle gönüllere taht kuran Davut Sulari gibi üstad aşıkları da madara olmuş gibi göstererek.

Aşık İlhami’yi araştırdığımızda çoğu zamanını Bayburt’ta geçirdiğinden ve Bayburt’tan beslendiğinden söz edebiliriz. 1938 yılında Türkiye’de ikincisi Bayburt’ta düzenlenen Aşıklar Bayramı’ndaki şiirlerini, atışmalarını ve daha sonraki yıllarda Bayburt’taki atışmalarını ‘Türk Folklör Araştırmaları’ dergisindeki Mahmut Kemal Yanbeğ’in köşe yazılarından da görebiliyoruz. Hatta bu dergilerde yayınlanan atışmaların birinde Hilmi Baba olarak bilinen Tomlalı aşığa:

‘Tomla’dan yetişmez asla bir adam’ (Tomla Bayburt’un bir köyü) diyerek atışmaya başladığı da gözümüzden kaçmıyor.

Kitapta badeli Hak aşığı olarak belirtilen maneviyat yüklü bir aşığın bu tür üslubu yazarların süslü kelimeleriyle çelişiyor. Hazır çelişki demişken yine kitapta olağanüstü durumlar söz konusu… kitabın birçok yerinde Celali ile birlikteliğinden söz ediliyor. Halbuki Bayburtlu Celali, 1850-1915 yılları arasında yaşarken, Aşık İlhami 1908-1992 yılları arasında yaşamıştır. Böyle bir durumda nasıl olur da beraberliklerinden söz edilebilir? Üstelik yazarlardan birisi diğer yazarın çelişkisini fark edip aynı kitabın 123. sayfasında dipnot olarak ‘Sayın Necmettin Tozlu Hocamız Celali demiş ise de bizce Hicrani olması gerekir. (M.A.)’ ifadesini kullanmış. Buradan da bu kitabın istişare kültüründen uzak, araştırma ve düzeltme kaygısı olmadan varsayımlar ve yakıştırmalar üzerine hazırlanmış olduğunu görebiliyoruz.

Yine kitapta Aşık İlhami’nin ağzından verilen Celali ve Sümmani şiirleri de gerçek haline nazaran önemli bir eksiklik içermektedir.

Ayrıca kitapta Sivas’a yolu düşen Aşık İlhami, girdiği kahvehanede Aşık Veysel ile karşılaştığını belirterek, onun atışmayı bilmediğinden ve Sivas’taki eşrafın da kendisini dinlediğinden bahsediyor.

Yani anlayacağınız bu kitabın içeriği, ‘ben’ kokulu ifadelerle edebi ciddiyetten uzaklaşmış, adeta ‘Teyo Pehlivan Fıkraları’na dönüşmüştür.

Tenkite yer verilmeden, fikir süzgecinden geçirilmeden, kaynaksız ve tamamen tek taraflı röportaja dayalı olan bu kitabı hazırlayanlar arasında yıllarca Bayburt Üniversitesi’nde Rektör Muavini olarak görev yapan ve kitaplarının Millet Kütüphanesine önerildiği Prof. Dr. Necmettin Tozlu’nun olması da ayrı bir vahamet.

Oysa bir aşık, ne kadar dolu olursa o kadar tevazu sahibi olur. Bir derleme de, ne kadar doğru olursa o kadar samimi olur. Samimi bulmadığım bu kitap için söylemem gereken son söz ise Akıl olmayınca neylesin fikir, çalsın Abdurrahman oynasın Bekir’ olacaktır.

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Korona Tufanı

Korona Tufanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık tarihinde yaşantı seyrini değiştiren yada insan olduğumuzu hatırlatan birçok önemli dönüm noktası vardır.  Nuh Tufanı, Çekirge istilası gibi…  Ad ve Semud kavimlerinin helakı veya yok edilen şehirler-ülkeler gibi…

Azgınlığın sapkınlığın nirvana olduğu dönemlerde, vicdanların insansızlaşan otoritelere köle olduğu yerlerde yada iyilerin kötü, kötülerin de iyi görüldüğü zamanlarda başa gelebilecek belaların aslında ‘hayır’ olduğundan söz edebiliriz.

Tıpkı günümüz gibi…

 

Aralık 2019’da Çin’de başlayan, İran İtalya derken Avrupa ve tüm dünyaya yayılan koronavirüs, ülkemizde de mart ayından itibaren etkisini göstermektedir. Toplam vaka sayısının üç milyona yaklaştığı dünya, son yüzyılın en büyük salgınıyla karşı karşıya. Hani bazı anlar vardır; insanların dünyaya sığmadığı, bazı anlar da vardır; dünyaların evlere sığdığı… işte öyle bir andayız.

 

Şimdi bir mikrop düşünelim…

Öyle bir mikrop olsun ki bütün dünya tesirinde kalsın. Görünmez olsun, görüldüğünde korkutsun. Her gün ölümü hatırlatsın öldürmeden de ölümü tattırsın. Dünyada açlık sefaletiyle ölüm bekleyen milyonlarca insanın ölümünden herkesin sorumlu olduğunu öğretsin. Güçlü-zayıf, zengin-fakir, siyah-beyaz ayırt etmeksizin herkesin eşit olduğunu ve aciz olduğunu göstersin. Kimilerini şair, kimilerini yazar, kimilerini de bilge yapsın. ‘Temizlik imandandır’ hadisi şerifini klavuz, ‘Temizlik ruhun gıdasıdır’ atasözünü de ilke yapsın. Asırlardır yaşantımızla kirlettiğimiz dünyayı ülke-ülke, şehir-şehir, cadde-cadde, ev-ev özel deterjanlarla temizlettirsin, dezenfekte ettirsin. Doğal olamadığımız doğada doğal yaşamayı öğretsin. Dengesizleştirdiğimiz flora ve faunaya bir bağışıklık kazandırsın.

Ve bunların hepsine sadece bir mikrop sebep olsun.

 

Yaratılıştan günümüze zaman döngüsü insan terbiyesiyle alakalıdır. Yaşamayı ne kadar hak ediyoruz? diye düşünmemiz gerek doğrusu. Hatta bugün öksüz bıraktığımız ibadethaneleri de… bu ibadethanelerden mahrum bırakıldığımız halleri de… düşünmemiz gerek.

Kabe tavaftan mahrum, camiler cemaatten yoksun kalıyorsa bu mikroptan mı yoksa bizden mi kaynaklı iyi düşünmemiz gerek. Belki de ibadette samimiyeti kaybettiğimizden yada turistik amaçlı umre yaptığımızdandır. Belki de camide görünüp makam ve ticaret kovaladığımızdandır. Hakikatin tokat görüldüğünden, sahtekarlığın kucak bulduğundandır. Belki de bir günün 24 saate sığmadığından, değerin ve değerlerin değer görmediğinden, ehillerin işbaşında olmadığındandır.

Düşünmemiz gerek… çokça düşünmemiz.

 

Sonuçta Mevla’nın, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetimize de ihtiyacı yoktur. İbadete muhtaç olan bizleriz. Mahrum bırakılıyorsak; azgınlığımızdan, sapkınlığımızdan, şaşkınlığımızdandır. Maddi ve manevi yozlaşmamızdan, ortak paydada ‘insan’ vasfını taşmamızdandır. Ya da vardır başka sebebi…

 

Bugün, bilim ve teknolojik olarak en güçlü dönemini yaşayan dünyanın, kodlarla komutlarla olağanüstü güçleri kullanan sistemin, gözle görülemeyecek 0,00005 gramlık bir mikroba bile karşı koyamayacak kadar aciz olduğunu görmek; insanoğlunun düşünmesi, ibret alması için Cenab-ı Hakk’ın bir hikmetidir.

Atalarımızın da dediği gibi, ‘Kırk nasihatten bir musibet yeğdir.’

Kalın sağlıcakla

Fatih Dündar kimdir?

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku

Bilseler ki; Hz. Ali de Bayburtlu

Bilseler ki; Hz. Ali de Bayburtlu
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Birbirinden değerli akademisyenlerin, araştırmacıların, Prof. Dr.’lerin  yer aldığı  uluslararası nitelikli bir sempozyum düşünelim. Adına da “Türk Dünyasında Dede Korkut” diyelim.

Ve bu sempozyumu, Diyar-ı Dede Korkut’ta hem de  25. Uluslararası Dede Korkut Kültür ve Sanat Şöleni programı gündeminde gerçekleştirelim.

Buraya kadar her şeyin güzel olduğunu ben de biliyorum. Sadece düşünmek bile özveri ve titizlik istiyor.

Gelelim asıl meseleye…

Bilimin ışığından bir nebze olsun kendimi gündüzleştirmeye gitmiştim; sempozyumun yapıldığı Şair Zihni Kültür Merkezine.

Şehrin ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu sempozyum başlıyordu. Yeni öğretilerle karşılaşacağımın heyecanıyla bu tür programlarda alışılagelen katılım seyrekliğini de fırsat bilerek kendime bir yer seçmiştim bile. Nihayet sunucu,  “–Hoş geldiniz.” diyordu bütün samimiyetiyle. Avuçlar, sempozyumu yönetmek üzere sahneye davet edilen moderatör ve katılımcı akademisyenler için çarpıyordu.

Biz de bir söz vardır: ‘Çoruh, yatağından belli olur’ diye. Sempozyumun da nasıl olacağı ilk giriş cümlelerinden belli olacaktı.

Prof. Dr. Moderatör, tarafından ‘Bayburt’ diye başlayan ilk cümleler ‘Abdülvehhap Gazi ve Hz. Ali’nin oğlu Muhammed Hanefi (R.a) Hazretlerinin de memleketidir Bayburt’ olarak devam ediyordu. Bilimsel bir platform yerini mitolojiye ve rivayet tarihine bırakıyordu ki birden elektrikler kesildi; ‘bilim’in yani…

Bir ışık aradı gözlerim. Ne yakan vardı ne de tutan. Gerçi büyüklerim de oradaydı. Muhakkak ‘vardır bunun da bir hikmeti’ diyerek kendimi iyice karanlığa gömdüm.

Sırayla bütün katılımcı akademisyenlerin sunumlarının ardından program başındaki cümleler, program sonunda da tekrar edildi.

Anlaşılan, bizleri gündüzleştireceğine inandığımız ‘bilimin’ bir mumu bile kalmamış. Meğer gündüzleşmeye değil, geceleşmeye gelmişiz bu sempozyuma. Tabi her gecenin de bir rüyası olur, benim de… Allah hayırlara yorsun.

Rüyama göre; Bayburt, aynı zamanda Köroğlu’nun hatta ve hatta Battal Gazi’nin de memleketiymiş. Köroğlu atını Bayburt’ta nallatırmış, atı da Çoruh’tan su içermiş. Battal Gazi de kılıç eğitimini Bayburt Kalesi’nde alırmış. Hatta Hz. Ali’nin makamı da Bayburt’taymış ama kimseler bilmiyormuş. Zaten Muhammet Hanefi (R.a) Hazretleri de babasının izinden bu yüzden Bayburt’a gelmiş. Neyse rüya da olsa devamını anlatmayacağım. Öğrenmek isteyen araştırsın biraz.

Nihayetinde araştırmacı da olsan, prof da olsan, ‘ne olursan ol’ da olsan bu tür durumlarda, bu tür olgularda kaynağın varsa konuşabilirsin. Kaynağın yoksa ‘kaynak’ yapamazsın! Diğer türlü hekat (hikaye) anlatmak olur. Tıpkı gördüğüm rüya gibi…

Not: Bu yazının yorumları aşağıdaki sayfadadır!

Devamını Oku